SANDIKLI'DA İZ BIRAKANLAR
ÇAVDAR AHMET AMCA-1
Çavdar Ahmet Amca ile muhabbet ediyorduk. Günün mevzusu 23 Nisan idi. O günkü bayramı izleyen Çavdar Ahmet Amca evine giderken bize uğradı. İzlediği bayram kutlamaları, kendisini pek memnun etmemişti. “Ne o yaa. Bütün çocuklar kaymakam, belediye başkanı ve komutanın önünden geçtiler. Çalgıcı Veli çaldı talebeler yürüdü. Bekledim şimdi bir şeyler yaparlar diye. Baktım topluluk dağılmaya başladı. Anladım ki başka bir program yok bende eve gidiyordum ki buraya bi uğradım.” dedikten sonra, kendi zamanındaki milli bayramları bize anlattı.
Yer Yanık Kışla, kutlamanın burada olmasının birinci nedeni o zaman, buranın kutlamalara müsait genişlikte olmasıdır. Zaten daha sonra mı ne, buraya 10. yıl anıtı yapıldı (Uzun zaman burada bu anıt durdu sonra, yeri 2006 Kasım’ında hükümet önüne taşındı).
Çavdar Ahmet amca kutlamalarda görevliymiş. Kendisi öğretmenleri tarafından ezberlettirilen FERDA şiirini o zaman ilçemizde bulunan en görkemli atın üstünde okur.
Sorduk ata binebiliyor muydun o zaman, Ahmet amca dedik. “Evet” dedi. “Ata biniyor dörtnala binebiliyorduk. Her evde at vardı.” diye cevap verdi. Arkadaş ‘vay be’’ dediğinde kızdı asasını kaldırdı. “Ne zannettin bizler, sizler gibi atı geriden seyretmedik. Arkadaş gibi atla beraber yaşadık. Benim akranlarım ata binmesini bilirler. Bizim milletimiz at üstünde doğdu Türk’ün at, avrat, silah sözünü bilmiyon mu?” dedi. Sesi net ve cesaret verici keskin bir tavırdaydı. Arkadaşın serzenişi onu kızdırmış olmalıydı ki. “Ben atın üstünde FERDA’yı okudum. Kışla doluydu. Öğrenciler, anaları, babaları, kardeşleri, hatta dedeleri, komşular, kaymakam, mülki amirler, askerler, memurlar, kadın erkek çoluk çocuk, Yanık Kışla hıncahınç dolu idi. Sandıklı orada idi. Her okulun programı vardı. Kimi hareketler ediyor, kimi müsamere sunuyordu. Bilgi yarışmaları hazırlanıyor, sportif yarışmalar müsabakalar oluyordu. Okullar arası münazaralar zevkli geçiyordu. Sazlı sözlü eğlenceler yapılıyordu Hazırlanan programlar bir hafta sürerdi. Okullarda talebeler çeşitli kıyafetler giyer. Kimi efe olur, kimi asker yaa… Birçok arkadaşım udi idi çok güzel udi ve saz, kanun, cümbüş çalabilen arkadaşlar var idi. Her milli bayramda okullar gelin gibi süsleniyordu.
Ben o zaman civan gibi çocuktum. Fidan gibi boyum vardı. Ele avuca sığmıyordum. Şimdiki halim değildi. Şimdi asam bile en az senim kadar yaşlı. Oğlum ben tevellüdü kaybettim. Hemen hemen Sandıklı’nın en yaşlısı benim. Ata bu asayla mı bindim sanıyorsun. Anlattığım tarih Cumhuriyetle yaşıt. Asayı bi vurursam! Dinle!”, dedi.
”Şimdi ben kutlamaları seyirden geliyorum. Okullar sıradan geçti, gitti. Kutlamalar bitti. Biz bu vatanı böyle kolay kazanmadık. Öyle yürümekle de Milli bayramlar kutlaması olmaz. Ne o ya baştan savma gibi olursa da olur olmazsa da olur gibi bir şey. Olur mu hiç böyle.” deyince duramadım, “Ahmet amca ne yapmalıydık, o zamanki kutlamalarda ne vardı.” deyince Ahmet amca bi durakladı. Şöyle bir ah çekti. “Bizler o günleri tekrar yaşadık kutlamalarda sıra bana geldi süslü küheylanın üstünde ben meydana girdim. At bi şaha kalktı ki sorma. At bi taraftan kişniyor (hayyy hayyy.) kışlayı dolduran muhteşem kalabalık benimi desem yoksa süslü Köroğlu’nun küheylanını mı desem bir alkış tufanı koptu. Ben heyecanlandım, at ürktü. Ellerimle atın yelelerini sıkı sıkı tuttum. Atın ön ayakları 180 derece yukarda. Ha düştüm ha düşüyorum. At kalabalıktan, kalabalığın gürültüsünden baya etkilendi. galiba. Fakat ben hiç korkumu ata hissettirmedim. Ata nasıl bindimse şaha kalktığında da öyle duruyordum.
Bu sırada dedem korkmuş, “Oğlum attan düşüyor.” diye yerinden fırlayarak meydana girmiş. Ben görmedim sonra dediler. Görevli birisi ona: “Korkma amca bir şey olmaz. O masum, onu Allah korur, sen yerine otur.” deyince dedem “Oğlum” diye bağırır. Oda sanki benim şiir okuma programımın bir parçası olmuş sanki. Görevli “amca bu genç senin neyin oluyor” deyince” torunum” der. Ben bu sırada atı sakinleştirince, Görevli “bak amca her şey normale döndü, hadi yerine geç. Torununla övünebilirsin. Helal olsun çocuğa.” der. Ve dedem yerine geçer.
Ben Atın başını okşaya okşaya sakinleştirdim. Sonra başladım avazım çıktığı kadar, bağıra bağıra FERDA’ yı okumaya…”
Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb... Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb, Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma'kesin Karşında: Bir semâ-yi seher, sâf ü bî-sehâb, Âğuş-i lerzedârı açık, bekliyor., şitâb! Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin, Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb, Sönsün mûebbeden. Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün Cennet kadar güzel vatanın var, şu gördüğün Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız Kimdir bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin – Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin? İster misin, şu ak sakalın pâk ü muhteşem Pîşâni-i vakaarına, bir kirli el demem, Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi, Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri? Elbet hayır; o makber, o pîşâni-i vakur Kudsî birer misâl-i vatandır... Vatan gayur İnsanların omuzları üstünde yükselir. Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir: Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin; Lâkin unutmayın ki zaman tünd-ü mutmain Bir hatve-i samût ile ta'kîb eder bizi. Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi Ta'mika yol bulan bu yanılmaz muâkıbin Şermende-i itabı kalırsak, yazık!.. Demin "Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır, Bir şey senin değil, sana ferda vediadır; Her şey vediadır sana, ey genç, unutma ki Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî. Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah, Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh. Her uzvu girdibâd-ı havâyicle sarsılan Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman. Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir, Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât; Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat! Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara; Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara... Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır; Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!
Ahmet amca bu şiiri baştan sona o günkü heyecan ve o günkü genç ruhuyla okudu. Bu sırada gözleri yaşardı. Ara sıra sesi titredi. Beklide sesinin titremesi şiirin içeriğindendi. Şiiri okudukça elleri ile ileriyi gösteriyor elleri, sanki bir yay gibi titreyen elleri, o anı tekrar yaşadığını dinleyenlere hissettiriyor. Zaten hepimizin de tüyleri diken diken olmuştu. Yaşı dalya’ya yaklaşmış, okuma gözlüğü takan, hala Osmanlıca yazıp Osmanlıca okuyan, omuzları artık çökmüş, yılların verdiği yorgunlukla iş; vatan, istiklal, bayrak, olunca hemen canlanan birinden bu kadar uzun şiir dinlemek bizleri hayrete düşürdü. Gerçi biz bir şey anlamadık bu şiirden ama onun şiiri okuyuşu bizleri de heyecanlandırmıştı. Onun şiiri okuduğunda orada onu dinleyenler ağzı bir karış açık, Ahmet amca ne okuyor acaba diye merak etti, bi anlasak daha güzel olacaktı. Diye mırıldandık. Servet abi, sordu:
-Ahmet amca sen ne okudun? dedi.
-Şiir, dedi.
-Kimin:
-Fikret’in.
-Fikret?
-Oğlum, Tevfik Fikret, onun FERDA şiiri bu. 13 yaşımda ezberledim. Benim okuma yazmam var. Hafızam iyidir. Hesabım iyidir. Sen beni bunak mı sandın.
Servet abi:
-Estağfurullah, helal olsun Ahmet Amca valla ben böyle uzun ve zor şiiri aklım da 80 sene tutamazdım, deyince Ahmet amca:
-İstersen Akif’in istiklal marşını da baştan sona okuyayım mı? Benim arkadaşlarım İstiklal marşını ezbere bilir. Ezbere marş olarak okur. O zamanlar ilk işimiz marşımızı evvela ezberlemekti. İstiklal harbinde ben çocuktum. Fakat olanları iyi hatırlarım. Savaşı yaşadım askere almadılar küçük diye. Savaş bir şey için olur VATAN. Atalarımız vatanı için savaştı Çünkü Milletinin karakteri üstündür. Milletinin bağımsızlığı için her vatandaşın canını seve seve vermesi vicdan ve namus borcudur. Türkün ölüsü bile bu vatanı yedi düvele teslim etmedi. Bizim ceddimiz tarihini oluk oluk kanlarıyla yazdı. Madem hadi İstiklal Marşını sen oku... Arkadaş şöyle bir baktı ayağa kalktı, Ahmet amca’nın elini öptü.
Resmi kayıtlara göre 14/03/1908 tarihinde doğan Ahmet amca 1934 yılında Rabia hanımla evlenir. Bir kız(Sevim), iki oğlu (Mehmet ve Yücel) olur.
Uzun zaman yalnız yaşayan Ahmet amca Yalnızlık Allaha mahsusmuş derdi.
Ahmet amca akıllı, pratik bir yaşam sonucu 31.12.2002 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Evlatları onu Sandıklı’ya getirmedi. Aslında sağlığında mezarını da Sandıklı’da hazırlamıştı. Nasip işte...
Yarının sahibi Cenabı Allah.
O Unutulmadı, Nur içinde yatsın.
BAKİ KALAN BU GÖK KUBBEDE, HOŞ BİR SEDA İMİŞ
Hazırlayan: Ali ÖZESKİ
Bu yazı 08.10.2009 tarihinden itibaren 635 defa okunmuştur.
Önceki Yazı < |LİSTEYE DÖN| > Sonraki Yazı
www.sandikli.com
|